Tarihi Fıkralar

ANA SAYFA > Tarihi Fıkralar (82 Fıkra)

Tarihi Fıkralar

Bir gün Gazneli Mahmut, sırtında diken taşıyan zayıf mı zayıf bir ihtiyar gördü. Haline acıyıp;
- İhtiyar! Şu sıkıntıdan kurtulmak için iki üç altın mı istersin, bir eşek mi ? İki üç koyun mu, bir bağ mı? Dile benden, dedi. İhtiyar;
- Altını ver, belime sarayım. Eşeğe binip koyunları önüme katayım. Bağa gidip ömrümün sonuna kadar duacın olayım.
Sultan bu cevabı beğendi ve ihtiyarın dileklerini yerine getirdi.

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Kanunî Sultan Süleyman:
- Şu çekmecemi benimle beraber kabrime defnedin!" diye vasiyette bulundu. Ölünce vasiyetinin yerine getirilmesi için çekmece mezarın başına getirildi. Ebussuud Efendi de dahil olmak üzere mevcut ulema, gömülürdü gömülmezdi diye münakaşaya koyuldu. Ölünün eşyasını kabre beraber defnetmek İslam'da yoktur, Mecusî'ye benzetilmek lazım gelirdi gelmezdi derken çekmece tutanın elinden yere düşerek açıldı. İçinden birçok kağıtlar döküldü. Bunlar Ebussuud Efendi'nin fetvalarıydı. Padişahın vasiyetten muradı, mahşerde sorulduğu vakit: "Yarabbi! İşte her şeyi şer-i şerifin fetvasıyla yaptım!" diyeceği anlaşıldı. O fetvaları Şeyhülislâm Ebussuud Efendi görünce ağlamaya başladı ve:
- Ah Süleyman, dedi. Sen kendini kurtarmışsın, iş bize kalmış!

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Çok soğuk bir kış gününde padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına Baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyarı selamlamış:
- Selamünaleyküm ey Pir'i fani...
- Aleykümselam ey Serdar'ı cihan...

Padişah sormuş:
- Altılarda ne yaptın?
- Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...

Padişah gene sormuş:
- Geceleri kalkmadın mı?
- Kalktık... Lakin, ellere yaradı...

Padişah gülmüş:
- Bir kaz göndersem yolar mısın?
- Hem de ciyaklatmadan...

Padişahla Baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah Baş vezire dönmüş:
- Ne konuştuğumuzu anladın mı?
- Hayır padişahım..."

Padişah sinirlenmiş:
- Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.

Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
- Ne konuştunuz siz padişahla...

Adam, baş veziri şöyle bir süzmüş:
- Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.

Baş vezir, yüz altın vermiş.
- Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu?
- Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.

Vezir kafasını kaşımış.
- Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?...
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
- Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.

Vezir bir soru daha sormuş...
- Geceleri kalkmadın mı ne demek?

Adam bir yüz altın daha almış.
- Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim...

Vezir gene kafasını sallamış.
- Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek...

Adam gülmüş.
- Onu da sen bul...

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Evvel zaman içinde iki şair ve edip ahbap Mehmet Celâl ile Faik Esad, Beylerbeyi'nde bir dostun iftar davetine icabet için yola koyulup karşıya geçiyorlar; fakat vakti iyi hesap edememişlerdir ve iftara daha saatler vardır. Bunun üzerine iki ahbap,

- Camiye gidelim, vaaz dinleriz, vakit geçer, fikriyle Beylerbeyi Camii'ne girip bir tarafa ilişiyorlar. Vaiz kürsüye çıkmış cehennemden bahsetmekte, diliyle etrafa yıldırımlar savurup şimşekler çaktırmakta, “zebâniler, alevler, katran kuyuları” dedikçe cemaat dehşetle tir tir titremektedir. Bizimkiler vaizin tehditlerine pek kulak asmamaktadır ama ahalinin çoğu kapıldığı haşyetle hüngür hüngür ağlıyor.

Ağlayanlardan biri, gözyaşlarını silerek Faik Esad'ın sırtına dokunuyor, kısık sesle,

- Siz vaizi dinlemiyor musunuz? diye soruyor. “Dinlenmez olur mu, dinliyoruz elbet” diye cevap veriyor bizimki, “Peki ne dediğini anlıyor musunuz?”

- Anlıyoruz elbette, niçin soruyorsun peki?

Adam hayretle devam ediyor,
- Yahu bizim ağlamaktan ciğerimiz sökülüyor, gözümüz dışarıya uğruyor sizde ise hiçbir elem işareti yoktur, nasıl oluyor bu?

Şair cevap veriyor:
- Efendim biz bu mahalleden değiliz, yabancıyız, misafirliğe geldik de!

Tarihi Fıkralar, Mehmet Ali paylaştı

Eski zamanlarda köylünün biri, istenen vergileri hiçbir zaman vermezmiş. Tahsildarı kovalar, muhtarı azarlar. Ama sonunda karakola çekilip temiz bir dayak yedikten sonra vergiyi verirmiş.
Onun bu inatçılığına bir gün karısı dayanamamış:
- Ah be adam! Madem sonunda vereceksin, niye zamanında vermezsin de boş yere dayak yersin?
Adam kızmış:
- Be kadın, hemen kuzu kuzu ödersek, bizim kabadayılık nerede kalır.

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Napolyon, S. Helen adasında sürgün bulunduğu sırada;
- Fatih mi yoksa siz mi büyüksünüz? Sorusunu soranlara şöyle cevap vermişti:
- Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. Çünkü ben, kılıçla zapt ettiğim yerleri henüz hayattayken geri vermiş bir bedbahtım. O ise; fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Kanuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülmesi için Şeyhülislam Ebussud Efendi'den şu beyitle fetva istemiş:
“Dırahta ger ziyân etse karınca, Zararı var mıdır ânı kırınca”
(Ürünlere zarar veren karıncaların öldürülmesinde dinen bir zarar var mıdır?)

Ebussud Efendi bir beyitle cevap vermiş:
“Yarın Hakkın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca”

Tarihi Fıkralar, fikraoku.com.tr paylaştı

Diğer Sayfalar: 1 [2]3 4 5 6 7 ... Son Sayfa

Tarihi Fıkralar Arşivi

Fıkra / Komik Şeyler Ekleyin