Osmanlı Fıkraları

ANA SAYFA > Osmanlı Fıkraları (46 Fıkra)

Osmanlı Fıkraları

İngiliz Büyükelçisi, eski Türk evlerinin dış duvarlarına asılan "Ya Hafiz" (Muhafaza Eden Rabbimiz) levhalarını görünce dayanamamış ve Keçecizade Fuad Paşaya bunların ne olduğunu sormuş. Fuad Paşa İngiliz'in tam anlayacağı dille cevap vermiş.
– O gördükleriniz, Osmanlı Sigorta Şirketinin levhalarıdır.

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Kanuni Sultan Süleyman’ın son devirlerinde sadrazamlığa getirilen Sokullu Mehmet Paşa cidden bilgili ve büyük bir devlet adamıydı. Sayısız başarılı hizmetleri ile olduğu kadar, iffet ve istikameti ile de pek haklı ve şerefli bir şöhret kazanmıştı.
Bazı dileklerde bulunmak üzere huzuruna giden bir delinin hançeri ile ölen ve Eyüp Sultan'da gömülen bu paşanın yalnız on beş senesi sadrazamlık olmak üzere elli seneden fazla devlet hizmetinde geçmesine rağmen ancak defin işlemlerine yetecek kadar parası çıktığı anlaşılınca herkes tarafından hayretle karşılanmış ve sevenleri birkaç misli artmıştı. Gömüldüğü sırada mezarı başında bulunanlar arasında devrin
Bektaşî erenlerinden tok ve doğru söyleyenlerden bir Bektaşi babasının derin bir düşünceye dalması, ocak ağalarından birinin gözüne çarpar. Yavaşça sokulur ve sorar:
- Dedem nedir seni bu kadar endişeye düşüren? Sokullu'nun ölümü mü? Bektaşi acı acı gülümser ve cevap verir:
- Hayır evlat, çalıp çırpmayan rahmetlinin devlet hazinesinde bıraktığı büyük miras ile bu mirasın geride kalan devlet büyükleri arasında uyandıracağı ihtiras düşündürdü beni...

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Ramazan yaklaştığı halde bir hazırlık göremeyen Tamburi Arif Ağa, keremkâr bir adam olduğunu işittiği Veli Efendizâde'ye gidip bir gece eğlendirmek suretiyle Ramazan harçlığını temin etmeyi düşündü. Ramazan’dan bir akşam evvel Efendi’nin Beşiktaş’taki yalısına gitti.
Hoppa ve delişmen olmakla beraber zeki bir adam olan Veli Efendizâde, Arif Ağa’nın böyle Ramazan’dan bir gün evvel gelişindeki maksadı anladı. Kendisini huzura celbetti, güzel çaldığından bahisle taltif eyledi. Ertesi Ramazan günü Arif Ağa, evine dönmek için müsaade isteyince o gece de kalmasını rica etti. Adamcağız yiyeceksiz içeceksiz olan çoluk çocuğunun halini düşünerek endişeye düşmekle beraber bir taraftan da Efendi’nin müsaade vermemesinden ümide kapılarak teselli oldu. Fakat Arif Ağa’ya istediği izin bir türlü verilmediği gibi, yalı görevlilerine binanın dışına çıkarılmaması kesin olarak tembih edildi. Arif Ağa için çoluk çocuk endişesi dolayısıyla hiç istemese de, bu durumu kabul etmekten başka yol kalmamıştı. Nihayet bayram geldi. Daire halkıyla birlikte Efendi’nin huzuruna çıkıp, bayramlaştılar, artık izin istediği şeklindeki sözlerine kup kuru bir cevap aldı; "Peki, git."

Arif Ağa aşağıya indi. Biraz beklediği halde hiçbir hediye verilmeyince, kahyanın odasına gidip, bir şey emredip emretmeyeceğini sordu. Kahyadan bir karşılık alamadığını görünce bir kat daha üzüldü. "Bari siz birkaç kuruş verin de kayık ücreti ve çocuklar için şeker parası yapayım" diye ağalara müracaat ettiyse de onlardan da: "Efendi’nin emri olmadıkça biz bir şey veremeyiz" cevabını aldı. Nihayet yalvarıp yakararak ayvazdan ancak bir kayık parası alabildi. Yalının rıhtımından ağlaya ağlaya kayığa binerken son bir defa binaya baktı. Veli Efendizâde köşe penceresinin önünde oturarak kendisini seyretmekteydi. Son bir ümitle boynunu bükerek yardım ister bir tavırla yerlere kadar temenna etti. Efendi buna dilini çıkarmakla karşılık verdi.

Arif Ağa artık son haddini bulan üzüntüsünün tesiriyle ağzını açtı; "Hınzır deli, Allah belanı versin, beni bir aydan beri hapsettin, çoluk çocuğumu açlıktan öldürdün" diye ağız dolusu sövmeye başladı. Veli Efendizade hiç cevap vermiyor, sürekli dilini çıkarıyordu. İyice sinirlenen Arif Ağa, hıncını tamburdan aldı ve onu şiddetle taşa çalarak kırdı, pek kederli bir vaziyette kayığa binip semtinin yolunu tuttu.

Arif Ağa nihayet mahallesine ve sokağına gelmişti, fakat evini bulamıyordu. Çünkü evi yerinde yoktu. Acaba kederimden yanlış sokağa mı geldim diye düşündü, etrafa baktı, her şey yerli yerindeydi, tek fark evinin yerinde pek yeni, pek hoş bir yapının bulunmasıydı. Neredeyse şaşkınlıktan aklı başından gidecekti. Hemen mahalle bakkalına koştu; "Yahu bizim eve, çoluk çocuğa ne oldu?" diye sordu. Bakkal; "Sizin gittiğinizin ertesi günü bir ağa geldi. Civarda bir ev tutarak çoluk çocuğunuzu oraya götürdü. Ustalar, kalfalar, işçiler üşüşüp önce evinizi yıktılar, sonra da yenisini yaparak bayram gecesi çocuklarınızı yerleştirdiler" dedi.

Arif Ağa hemen evine koştu, kapıyı çaldı. Bütün ailesi kendisini bayramlık elbiselerle karşıladılar. Hep bir ağızdan ulaştıkları nimetin, ne olduğunu, kaynağını soruyorlardı. Arif Ağa sevinç göz yaşları arasında başından geçenleri anlattı. Sonra o bir defa daha yalıya gitti. Bu defa amacı teşekkür etmekti. Fakat onun bütün saygı ve minnettarlık dolu sözlerine Veli Efendizade yalnız dilini çıkarmakla cevap vermekteydi.

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

İkinci Abdulhamit zamanında hazırcevaplığı ile tanınmış İzzet Paşa'yı Musevi cemaati reisi ziyarete gelmiş. Karşılıklı konuşuyorlarmış. Paşanın iyi bağlanmayan pantolonunun düğmelerinden beyaz çamaşırı yakışıksız bir halde gözüküyormuş. Haham bir sırasını getirip "Düğmeleriniz açılmış hazretleri", diye işaret edince, hazır cevap Paşa hiç bozuntuya vermeden gülümseyerek:
- Bizde bir atasözü vardır, dost başa, düşman ayağa bakar derler. Aferin Haham efendi, sen bitaraf olduğun için ne başa, ne ayağa, tam ortaya bakıyorsun, demiş.

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Varna Savaşında muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar.
- Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç ak sakallı görmedim. Hepsi genç, hepsi taze!
Komutan şu cevabı verir:
– Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir miydi?

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Sultan III. Murad Han'ın musahiplerinden biri huzurdan ayrılırken bahşiş verileceği sırada padişaha şöyle der:
- Padişahım, bugün altın istemem. Onun yerine bana yüz değnek vurulsun.
Padişah yüz değnek vurulmasını emretmiş. Dayağın elli sopası vurulunca musahip şöyle demiş:
- Durun, bir ortağım var, ellisini de ona vurun.
Padişah ortağın kim olduğunu sorar:
- Her gün beni davet eden Bostancı, seni ben çağırdım diyerek verilen bahşişin yarısını elimden alıyor. Bugün bana vurulan sopaların yarısı onun olsun.
Padişah bu sözden çok hoşlanmış ve geri kalan elli sopayı da Bostancı'ya vurdurmuş.

Musahip: Tatlı konuşmaları ile büyüklerin, özellikle padişahların güzel zaman geçirmelerini sağlamakla görevli kimselere verilen unvan.

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Sultan Murat devrinde ayyaş Bekri Mustafa, meyhaneden zilzurna sarhoş çıkmıştı. Devriyeler peşine takılıp kendisini kovalamaya başladılar. Kurtulamayacağını anlayan ayyaş Bekri Mustafa, kendini kaldırıp havuza attı. Devriyeler havuzun kenarına gelip:
- Haydi çık oradan, dediklerinde Bekri Mustafa:
- Ben karada değil, deryadayım. Bana Kaptan Paşa karışır, diye cevap verdi.

Osmanlı Fıkraları, fikraoku.com.tr paylaştı

Diğer Sayfalar: 1 2 3 [4]5 6 7

Osmanlı Fıkraları Arşivi

Fıkra / Komik Şeyler Ekleyin